Balat Monologlar Müzesi/Kadın

Balat Monologlar Müzesi/Kadın adlı oyun bir evin farklı odalarında sahnelenen beş öyküden oluşuyordu. Ancak kurgu gereği bu beş öyküden sadece dördünü izleyebiliyordunuz. Biz de göremediğimiz beşinci öykü üzerine izlenimlerimizi yazdık, birbirimize okuduk.

 

 

Ebru Demirci ise oyunu görmeden, sadece konuşulanlardan yola çıkarak bir öykü yazdı;

Monologlar Müzesi

“İzleyemediğim bir oyun ama herkesin bildiği ve yıllardır üzerine isyanlar konuşmalar ve yasalar çıkan bir konu olduğu için 5. Monoloğu  yazmak çok da zor olmayacak…

SAHNE VE BİTMEYEN SORULAR

Sahnedeyim yine hem tek başıma bir hikayem var anlatacak hem de acılar içinde ve bunun için katil olmuş bir kadınla ilgili…Oynamaya başlıyorum kendini anlatıyor kadın,  çocukluğunu; hiç sevilmemiş/ babası yok /annesi hiç sevmemiş/ sevmek bir yana/ bir yük, bir kambur olarak görmüş/  oysa benim bilmediğim bir duygu/ ben hep sevildim /hem babam hem annem öyle sevdi ki beni…üzerime yük olacak kadar sevdiler..devam ediyor kadın/ oynuyorum bütün tutkumla/ çünkü sevilmemiş ama tutkulu bir kadın/ hayat onu ne kadar hırpaladıysa/hep ayağa kalkmış. Sevmekten hiç vazgeçmemiş bilmese de sevilmek nasıl oluru. Tutunmuş hayata insanlar izin vermese de nefes almasına, kendine bir yol aramış hayatına nasıl devam edecek ki bir yol bulmadan..öyle ordan oraya savrulmamak/ belki bir sevgi kırıntısı bulabilirim diye. Bu tutkusu ile hayatta kalmış /ne sevgi ne şefkat ne inanç onun bilmediği hatta etrafındakilerin de bilmediği bu duygularla yaşamış.

Duygular nasıl öğrenilir? Yoksa öğrenilmez mi?

Kim öğretir?

Kim seni bu kadar acımasız yapar ya da bu kadar sevgi dolu? Annen mi? Baban mı? Yoksa seni sadece kendi bencilliği içinde sevenler mi?

Peki neden böyle yaşanır hayatlar?

Neden diye sorar mı sürekli dayak yiyen kadınlar, neden ben?

Ya da ne zaman bitecek bu diye?

Sormaktan vazgeçen kadınlar dünyasında milyonlarca kadınla beraber büyüyoruz?

Hepimiz kendimizi ailemize, eşimize hatta topluma feda etmeden yaşayamayacağımızı içten içe hissediyoruz galiba. Kurban edilen ya da kurban olan kadınlar…Başka kadınların hikayesinde bulduğumuz anlamların hepsinde kendimizden bir parça/ parçalar var.  Sorularla mı başlar isyanımız bilemiyorum ama sormak büyümenin bir parçası galiba. Neden annem? Neden kız kardeşim? Neden kadın? Büyüyor sorular yüreğimde..

Bu kadar soruyla öylesine hırsla oynuyorum ki sahnede bi süre sonra bana bakan seyircideki dehşeti görebiliyorum bu acılarla yüzleşen, kaçamadığı için hep daha kötüsüyle yüzleşen kadının hikayesinde…

Birden duruyorum sahnede bugün belki ben hiç görmedim bir tokat, bir şiddet ama yarın..bu hale gelen bir toplumda hiç bitmeyen öfke ile büyüyen insanların içinde kim kimi sevgisi veya sevgisizliği ile nasıl öldürüyor?”

 


Beşinci odada neler olduğunu hayal eden seyirciler yazadursun diğer dört odada neler olup bittiğini Beyza anlattı;

Beyza Nur Doğan
Monologlar Müzesi: Kadın İncelemesi 

Monologlar Müzesi’nin tiyatroda farklı deneyimlere kapı aralayan bir proje olduğunu söylemek mümkün. Farklı olmasının sebebi, tahammülsüzlüğün, şiddetin, sınırların arttığı bir dönemde “ötekinin” hayatına onun gözünden bakabilme ihtiyacımızı merkeze alıp buna uygun yöntemler araması. Oyunun odağındaki bu amaç içerik ve biçimin uyumuyla karşımıza çıkıyor.

Metinlere baktığımızda bir örüntü gibi kurulmuş ortaklıklar fark ediyoruz. Kadınlar hikâyelerini anlatırken travmalarının ya da onları kendi geleceklerine yönelmekten alıkoyan irili ufaklı sorunların etrafında dolaşıyorlar. Bazen bir adım geri çekilip tırnaklarından, elbiselerinden, havadan söz ediyorlar ama ardından birer dans hareketi gibi yeniden merkeze yöneliyorlar. Tırnaklardaki topraklar bir kayba, elbiseler bir zorunluluğa, havanın durumu bir çıkışsızlığa karşılık geldiğinde tek kişilik, anlatıya dayalı oyunlara aksiyonu veren yapı inşa edilmiş oluyor.  Böylece bütün monologların aslında karakterlerin kendi çağrışımlarıyla, geçmişleriyle, iradeleriyle ve tanıkları olan bizlerle kurdukları diyaloglardan oluştuğunu görüyoruz.

Metinlerdeki diğer bir ortaklık toplum içinde “öteki” haline gelmenin kolaylığıyla ilgili. Oyun, biraz farklı giyinmenin, komşulardan farklı bir iş yapmanın hatta biraz daha genç olmanın bile “öteki” olmak için yettiği bir toplumda, diyalog kurabilmenin, korkmadan monologlarımızı sahnelemeye ve diğerlerinin çekinmeden bu kadar yakından, göz göze gelerek “ötekini” dinlemesine bağlı olduğunu hatırlatıyor.  Monologlar Müzesi küçük odalarıyla, sahne ve seyir yeri kavramının silikleşmesiyle bu imkânı veriyor. Böylece metinler biçimle ve mekânla iç içe geçiyor.

Monologlara daha yakından baktığımızda, 1.odada kiracı bir öğrencinin hikâyesi ile samimiyetin arkasına gizlenen zorbalığı, kişisel alana müdahaleyi, yoksulluğun bir kadını bir erkekten çok daha fazla zorlayışını görüyoruz. Metnin Antigone’den parçalarla ilişki kurması bir kadının yaşadığı toplumsal tecriti, hak arama mücadelesini ve her koşulda adetlerden, ahlaktan bahsedenlerin bunları “aykırı” gördükleri kadınlardan daha kolay çiğnediklerini hatırlatıyor.

2. odanın metni azınlık olmanın daha az konuşulan bir yönüne, çoğunluğa dâhil olma, kimliğini inkâr etme isteğine değiniyor. Bu hikâyenin çocuk gözüyle anlatılması iyi bir tercih gibi görünüyor çünkü resmî ideolojilerin amacı tam da bu monoloğun sahibinin yaşadığı duyguyu üretmektir. Yani resmî ideolojinin rıza yoluyla benimsetilmesine yarayan hegemonyayı küçük yaşta kurmaktır. Küçük kız, çoğunluğun dilini konuşamamaktan utanır çünkü “yüce” olan odur, ideolojinin temsilcisi olarak okullarda bulunan öğretmenin onu çok sevmesini ister çünkü onu ailesinden bile daha çok görüyordur. Althusser’in dediği gibi okullar devlet için en iyi aygıttırlar çünkü kendi ideolojisini her gün bu kadar uzun saatler dinleyecek gönüllüler bulduğu daha iyi bir ortam yoktur. Kızın babasının ahtapotu kaldırıma vurduğu sahne birden çok imaya sahip olan güzel bir imge. Öncelikle meze satan babanın sınıfına yapılan bir gönderme. Aynı zamanda karakterin kendisine uygulanan şiddeti, gücünün yettiği bir ötekiye yöneltmesini göstermek için de çok uygun bir imge. Oyunun daha zayıf kaldığı nokta ise oyunculuk performansının seyircide duygu yoğunluğu üretmeye çok fazla odaklanması, başından sonuna kadar aynı tonda ilerlemesi ve metnin yükünü hafifletecek yöntemler aramaması. Bir diğer sorun ise hikâyesi çok kuvvetli olan metnin sahneye çok da uygun yazılmaması, bu nedenle “oyuncu şu an ezberini sunuyor” hissinin bazı bölümlerde çok fazla hissedilmesi.

3. oda ise sıradan bir cenaze evini taklit ederek başlasa da sonunda aile içinde gerçekleşen bir tecavüze çıkıyor. Bu metnin en başarılı tarafı, anlattığı hikâyenin yaratması gereken şoku kurguya doğru biçimde yerleştirmesi. Oyunun başında karakterle birlikte gülebiliyoruz, onun rahatlığına bakıp biz de bu odada rahat edeceğimizi düşünüyoruz. Bu hafiflikle tırnaklarına, ıslak mendiliyle ellerini temizlemesine, kolonya kokusuna takılırken birden bir köpek ölüyor, bir çocuk sevgi bekliyor, sevilmenin ne demek olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Boğazımızda düğümlenen o sahneyi anlattığında artık zil neredeyse çalmak üzere. Bu hikâyenin ağırlığı onun her hafifliğe, her neşeye vuran gölgesinde sanırım.

4. odada yaşça büyük bir adamla evlenmemek için kaçan ve kendi tutkusunun peşinden giden bir kadını görüyoruz. Onun kuaförün tuvaletinde yaşadığı ikilem bütün kadınlar için bir açıdan çok tanıdık: her şeyin daha kötüye gitmesinden korkup kendinden beklenenleri yapmak ya da yolun sonunu bilmeden arzularını ve özgürlüğünü takip etmek. Sahnelemeyi düşündüğümüzde ise karakterin toplumsal jestleri çok iyi kullanması ve seyirciyi oyuna çekme çabası oyunun güçlenmesini sağlıyor.