MÜCBİR SEBEP’LER ÜZERİNE HOŞBEŞ

MÜCBİR SEBEP’LER ÜZERİNE HOŞBEŞ
SENİN MÜCBİR SEBEBİN NE?

Mücbir Sebep’i izledikten sonra oyunla hayatın iç içeliğinden yola çıkan bir Heveskâr oyun/eleştiri denemesi yaptık. Sonra da herkesin isimlerinin yazılı olduğu bu metni anonimleştirerek hepimizin kılmak için isimleri çıkardık, ortaya performansla iç içe geçen ve  pandemi sürecindeki deneyimi kayda geçiren bir yazı çıktı.

Künye:
Koreografi: Zeynep Tanbay
Cem Mansur ile Söyleşi Beethoven ve İzolasyon

Lepidus Ensemble
Sezonun yeniden açılışıyla CRR’nin ilk özgün projesinde, zihinlerimizi meşgul eden iki konu bir araya geliyor. Sahne sanatlarının temelinde olan işitsel, görsel ve bedensel temas arayışı, salgınla birlikte yeni yaklaşımlar gerektiriyor.

Pandemi sürecinin getirdiği kısıtlamalarla salondaki yeni düzenlemeye sahnedeki kısıtlamalar eklenince ortaya çıkan bir proje “Mücbir Sebep”. 2013’te Borusan Kültür Sanat’ın Beethoven Festivali’ne yeni eser siparişiyle davet ettiği Zeynep Tanbay’ın Symbiosis adlı eserinden 4 bölüm, bu proje için uyarlandı. Beethoven’ın Yaylı Çalgılar Dörtlüleri’nden oluşan bir seçkiyi Lepidus Ensemble seslendiriyor. Doğumunun 250. yılında, Beethoven’ın eserleri üzerine yeni bir düşünme ve paylaşma fırsatı.

 

Birinci Heveskar

Tanım:  Mücbir sebep “Herhangi bir kimse tarafından alınacak önlemlere karşı, önüne geçilmesi olanaksız, borcun yerine getirilmesine engel, borçlunun iradesi dışında beklenmedik olaylar” diye tanımlanıyor TDK’da. Ben olsam cümleyi daha bir güzel kurardım diye geçiverdi aklımdan okuyunca. Özne karışmış, fiil sahipsiz kalmış. Oysa mücbir sebeplerde öyle mi olur? Bazen dünyanın ta kendisidir, depremdir evimizi elimizden alır; bazen ve çoğunlukla adına insan denilen kendini bilmezdir müsebbibi. Mücbir sebebin nitelikleri, beklenmezlik, karşı konulmazlık, dengesizlik, olağanüstülük…

Gösteride önce uyumsuzluk vardı, Cem Mansur’un didaktik ve uzun sohbeti sayesinde. Hemen sonra Beethoven’ın oda müziğinde, icra eden müzisyenlerin gözlerinde ve bedenlerinde uyumu gördük, dinledik. Ve maskelerle sustu müzik, sonra hikayesine yeni yerinde dansın eşlikçisi olarak devam etti. Dansçıların maharetine ve hikayenin uyumla ilerlemesine hepimiz hayran kaldık. Sınırlar, sıkışmışlıklar, erkeklik ve kadınlıklar, işler ve bu döneme has güçler pek güzel anlatılmıştı. Heveskarlardan biri olmasaydım, oraya herhangi biri olarak gitseydim, eminim bırakırdım kendimi ritmin ve duyguların kucağına. İçim ısınarak ve şevkle ve zevkle çıkardım salondan. Ama şimdi bir oyuna katıldım. Pandemiyle bambaşka bir seyre dönüşmüş, dalgalanmış ve bir türlü durulmayan hayatıma “dur bir bakayım” deme imkanım var artık. İzlediklerimizi, yaşadıklarımızı, bugünü, tabii ki ve illa ki dünü eğip bükme imkanımız var. Kendi oyun hamurlarımızdan nice oyuna bakarak ruhumuzu onarma imkanımız var. Bu nedenle arkadaşıma soracağım soruyu önce kendim cevaplayacağım. Oyunun sahnelerinden yardım almaya, onunla konuşmaya çalışarak…

SORU: Eve tıkılıp kaldığın o iki ayda gerçekten uyum muydu yaşadığın? Neden, nasıl? (Kalitatifçinin sihirli iki sorusu neden ve nasıldır. Bunlar olmaksızın, kısa cevapların huzurlu dünyasından çıkartılamaz katılımcı.)

Soruma verdiğim cevap: Hiçbir şey gerçekten uyumlu olamaz. Aslolan dengesizliktir ve denge için uğraşır dururuz. Dansçıların bazen birbirini yansıtan, bazen diğerine karşı çıkan figürlerinde ve sahne geçişlerinde, kavgayı da sevgiyi de anlatsalar  hikaye etmelerinde sürekliliği ve uyumu gördük. Ter içinde kalasıya çabaladılar bu uyum için, denge için. Bizler de her kim olursak olalım pandemi sürecinde yepyeni bir deneyime uyum sağlamak için uğraştık. En yakınımızdan korkmayı deneyimledik; yalnızlığı ya da azalmayı, sakinlemeyi. Ben şanslı olanlardanım. Açlıkla ve işsizlikle terbiye olmadım. Esenyurt’taki işçi arkadaşların çalışmak zorunda olmalarını ve neredeyse her gün koronayla yüzyüze kalmalarını duydukça suçlulukla karışık devam ettim evciliğime. Yeni mesai düzenimde fazla mesaiye alıştım, çokça yakındım da. Ekmek de yaptım, konser de izledim, evde spor yapmanın yollarını da kovaladım, buldum da. Yine de eşlikçimle uyumumu bıçak sırtı bir dengede kalma hali olarak tanımlamak daha doğru olur. İki ihtimal vardı evin sınırlı alanında. Biri karşındaki kişinin canını sıkan yerlerini parlatmak, diğeri hayatla ve onunla giriştiğin yarışı bir kenara bırakıp dengenin devamı için uğraşmak. Ben dengeyi seçtim, seçebilecek kadar şanslı olduğumdan. Mücbir sebepte anlatılan sanki Esenyurt’taki zorunda olanların değil, benim hikayemdi.

Kedilere de çok şey borçluyum, unutmadan. Onlar hem kendi alanlarını koruyup, hem canları istediğinde birlikte oyun kurmayı pek iyi beceriyorlar. Onları izlemek, katılmak onlara, bu zamanın önemli kurtarıcılarındandı.

Sorum sevgili arkadaşıma. Eve tıkılıp kaldığın o iki ayda gerçekten uyum muydu yaşadığın? Neden, nasıl?


 

İkinci Heveskar : Yaklaşık 8 aylık mücbir sebebimiz olan Covid-19 virüsünün yarattığı bir proje seyrettik Cemal Reşit Rey’de. Salonda Cem Mansur karşıladı bizi Beethoven’ın hayatıyla başlayan pandemi sürecinin bu projeyi nasıl şekillendirdiği ile devam eden bir konuşma yaptı. Çok sevdiğimiz, bizi çok heyecanlandıran, çok bilgi barındırdığımız bir konuyu uzun uzun anlatmak hoşumuza gider ya öyle bir hali vardı sanki. Sonrasında yaylı çalgılar dörtlüsünün normal düzende başladıkları dinleti, duruma uygun olarak mesafeli ve geride konumlanarak devam etti.

Zeynep Tanbay’ın ‘’Simbiyosis’’ eserindeki bazı bölümleri bu projeye uyarlanmış olarak seyrettik. 130 yıldır simbiyosis (ortak yaşam) tanımı tartışma konusu aslında. Karşılıklı faydadan karşılıklı zarara kadar olası simbiyotik ilişki türü güncel olarak vücut buluyor. Araştırmalar simbiyotik ilişkilerin zıt karakterlerin bir arada bulunmasından evrimleştiğini ortaya koyuyor. Zeynep Tanbay da bu projenin başlangıcında  “değişiklerin” birbiri ile tartışma ve uzlaşma dansı olarak ifade ediyor bütünü. Beethoven’ın ezgileri eşliğinde kadının ve erkeğin ayrı ayrı kendini ifade etmedeki farklılıklarını ayrımladık önce. Sonra kadın ve erkeğin kendi özel alanlarında çatışmalı ilişkilerini… sıkışmışlık hislerini… İlerleyen zamanlarda dengeye varışlarını… Ve herkesin bu süreci farklı algıladığını…

Sevgili bir numara, hem de tam anlamıyla bir uyumdu.

Çevreden gelen uyaranları kendi anlayışımız ile açıklayabiliyorsak  organizma denge halindedir. Aksi durumda organizma oluşan dengesizliği ortadan kaldırmak için harekete geçer. Anlamlandırılamayan uyaranı anlamlı hale getirmek yani dengeyi yeniden kurmaktır amaç. Aslolan dengedir yani…

Dünyayı anlamada kullandığımız bilgi, prosedür ve ilişkilere şema diyoruz; Örgütlenmiş davranış kalıpları yani. Yaşamdaki değişimlerle şemalar yetersiz hale geldiğinde denge bozulur. Bireyin çevresi ile etkileşerek karşılaştığı değişikliklere uyma gayretindeki bu sürece adaptasyon (uyum) denir.

Biz de bu süreçte bunu yaptık. Yeni bilgilerle eski yapılar arasında denge kurmak amacıyla ayarlamalar yaptık. Virüs hakkında bilgiler edindik, hijyen alışkanlıklarımızı gözden geçirdik, temel ihtiyaçlarımızı en ergonomik ve risksiz bir şekilde nasıl karşılayacağımızı planladık.

Herkesin açık havada vakit geçirebilmesi için düzenlemeler yaptık. Kahvaltı masasından kalkmadan öğle yemeğini planladık. Mutfaktan çıkmayı başaramadığım günler oldu. Fakat ekmek yapmayı hiç öğrenemedim. Ara sıra uyum toplantıları yaptık. Çıkan kararların kimilerini uyguladık kimilerini uygulayamadık. Her akşam birer istatistik haline gelen vaka sayılarını dinledik. Evden çıktığımızda yepyeni alışkanlıklarımız vardı hepimizin.

Sevgili 3 numara  benim sorum sana olsun. Bu ortak yaşamda senin en çok zorlandığın şey nedir?


Üçüncü Heveskar : Cemal Reşit Rey’de başlayan dans ve müzik hikâyesi hayatımıza dair birçok şey barındırıyor. Belki pandemi ile adını alan proje aslında hayatın kendisini de bize anlatmaya çalışıyor. Müzik ve dansın zaman zaman harmanlandığı, hangisinin sizi  nereye götürdüğünü anlamadığınız hem ses hem de görüntü ziyafeti sunan oyuna dair sorularla başladık anlatmaya içimizdekini, oyundan bize kalanı…

Pandemi öylesine hızlı girdi ki hayatımıza her şeyi alt üst etmesiyle beraber insanları belirli bir alan içerisinde yaşamaya zorladı. Öyle bir alan ki şimdiye kadar tercihlerimizle şekillendirdiğimiz bizi mutlu ya da mutsuz edenden çok farklı. Bu alanda yaşamaya zorlanınca olduğum yere bir bakıp vakit nasıl geçer diye düşünmedim aslında… Tercihlerimle orada olmayı zaten seçmiştim. Eğer seçmediğim bir yerde olsaydım orada olmanın ne kadar korkutucu olduğunu düşünmek bende sarsıntı yaratabilirdi. Burada değil de başka yerde olmayı hayal ediyorsa insan o zaman değiştirmeli ama pandemi zamanı fark ettiysen bu durumu işte o zaman durum aynı oyundaki gibi savurur bedenini ve ruhunu… Sahnede savrulan ve bir denge bulamayan bedenler oldukları yerde huzursuz, tedirgin ve agresif çabalıyordu, hem içerde  hem dışarda  zor bulunan dengeyi bulmak için.  Dengeyi bulmayı sağlayan neydi oyunda? Müzik arka sahnede seni ordan oraya savururken hep duyduğun ama varlığını çoğu zaman unuttuğun iç ses gibi… En çok ufuklara bakamama duygusu zorladı beni.. Olduğum yer, benim için belirlenen sınırlar zaten hep vardı hayatımda ama biraz daha gözüme gözüme soktular pandemiyle… Ama sınır koyulamayan ufuklara bakan gözlerime sadece duvarları görmesi gerektiğini anlatmak beni en çok zorlayan iç sesti. Yine de duvarların etrafından dolaşarak ya da zıplayarak bakabileceğimi düşündüğüm zamanlarda bedenim iç sesiyle, ki Beethoven kadar güzel şarkılar söylemese de, elinden geleni yaptı.

Sorum sana gelsin dört numara. Bir şey yapmaya zorlanma hali sana nasıl hissettirdi?


 

Dördüncü heveskar : Toplu taşımaya binip de yanımızdakine şüpheyle yaklaştığımız, gönül rahatlığıyla sevdiklerimize sarılamadığımız bir dönemde tam da o rahatsızlık halini anlatan bir dans gösterisi izledik. Bu anlatının böyle bir üslupla ele alınması; fiziksel olarak sıkıştığımız bir dönemde, bedenin bu kadar özgür hareket etmesi seyirciyi de benzer bir özgürlüğü deneyimlemeye davet ediyor. 

Sevgili arkadaşım , o kadar dalgalı bir süreçti ki hangi hissi nasıl toparlamak gerekir, biraz bocaladım:) Sürekli evde kalma hali, sürekli maske takma hali, sürekli elleri yıkama hali, alışverişten aldığımız şeyleri sürekli yıkama hali, sürekli evde kalıp aslında o zamanı verimli kullanmaya çalışma hali bir yerden sonra bende bir patlamaya neden olmuştu ve ilk söylediğim şey “ben ÖFB’ye inmek istiyorum” idi. ÖFB bizim tiyatro çalışmalarını yaptığımız yer, Boğaziçi Üniversitesi’nde… Çünkü bir anda elimizin kolumuzun bağlandığı bir hal almıştık ve hayatımın en içinden olan bir şeyden koparılmıştım. Evimiz çalışma yerimiz olmuştu ancak evin tanımına uyar mıydı bu? Ev dinlendiğimiz, eğlendiğimiz, huzur bulduğumuz yerdi, ama şimdi toplantılarımın merkezi olmuştu. Bu cümleyi yazarken bir nevi yabancılaştığımı belirtmek isterim. Zira ev huzur bulduğum yerdi benim için, evet ama gösteride de anlatılanla birlikte aslında herkes için değildi bu böyle, olmamıştı, olmuyor da hâlâ. O zaman bedenin kısıtlanmasını düşünmek bir lüks mü oluyor ya da şımarıklık mı? Evi böyle bir perspektiften huzursuz değerlendirmek haksızlık mı oluyor? Potansiyel katiliyle aynı evi paylaşanlar, kimliğini kabul etmeyen ailesiyle aynı evde tıkılı kalmak zorunda kalanlar… Duymadığımız hangi sesleri anlattı bize Mücbir Sebep? Bizim orta sınıf yakarışlarımızın altını oyan ve sabah doğan güneş kadar somut bir gerçeği mi gözler önüne serdi? “Aile içi şiddet pandemi döneminde azaldı” açıklamaları bolca yapıldı bakanlıklar tarafından. Mor Çatı ise bunu reddetti, çünkü aslında bildirimler iletilmiyordu, iletilemiyordu. Gösterinin finalinde aklımızda kalan o umutsuz tablo bu iletilemeyen bildirimler miydi? Ve ev hâlâ bizim için bir rahatlama alanı olarak kalabiliyor muydu?

Yanıtımda bir sürü soru sordum ama benim özel sorum beş numaraya: Evin anlamı senin için nasıl değişti pandemi döneminde ?


Beşinci Heveskar : Mücbir Sebep’i dansın hissettirdiklerini ve anlattıklarını aklımda tutabilme endişesiyle seyrettim. Sahneler birbirini nasıl takip etti, kurgu nasıl oluştu bu soruların cevabını veremesem de aklımda kalan sahneler sayesinde benim için neyin daha öncelikli olduğunu fark etmiş oldum. İki ayrı köşe arasında savrulan kadının dansını diğerlerine kıyasla daha iyi hatırlamamın benim için bir anlamı olmalı diye düşünüyorum artık. Pandemi sürekli iki ayrı seçenek, düşünce ,duygu arasında gidip geldiğim, yorulduğum bir dönem oldu. Bunun dışında temas edebilmek- edememek arasındaki zıtlığı yan yana gösteren dans da hâlâ canlı bir şekilde aklımda. Yalnızca fiziksel temas değil bağ kurabilmek üzerine bu dönem çok daha fazla düşünüyorum. 

Senin sorun  tam adresine ulaşan sorulardan oldu çünkü yaklaşık 4 yıldır yurtta yaşarken pandemi döneminde yeniden ailemin yanına döndüm.  Hafta sonu ziyaretleri ile sonu belli olmayan biçimde eve dönmek arasındaki farkı hatırladım. Ailemle hiçbir sorunum olmadığı için eve gelmek benim için can sıkıcı olmadı hiçbir zaman. Yine de kendi alanımı çizebilmeyi, yalnız kalıp düşünmeyi, yalnız hareket etmeyi sevdiğim için evde yaşamak tercih ettiğim bir şey değildi. Pandemide ev benim için misafir olmadığım, üyesi olduğum bir yere dönüştü. Ortak kararlara katıldım, sorumluluk aldım, zamandan ve alandan fedakârlık etmeye alıştım. İlk aylar benim için zordu çünkü daha büyük bir belirsizlik vardı. Ev ve kendi hayatım arasındaki dengeyi kurmakta zorlandım. Üstelik derslere devam ediyorduk, evdeki ses ve hareket odaklanmamı zorlaştırıyordu. Güz dönemi başında yeniden yurda yerleşme şansım olduğunu öğrendim. Ancak yurda gitmeme 3 gün kala vazgeçip bu dönemi de evde geçirme kararı aldım çünkü bu sefer de eve alıştım.  Sanırım bizi zor zamanlarda ayakta tutan şeylerden biri  uyum sağlama becerimiz. İçinde bulunduğumuz yeri kendimiz için huzurlu, keyifli bir yere dönüştürmeye çok hazırız. Bir de yalnızlığı çok sevsek de böyle bir dönemde sevdiklerimize tutunmaya bir yurt odasında yalnız olmaktan daha çok ihtiyacımız var. Ev benim için yalnızlığım ve sevdiklerimle ilişkilerim arasındaki denge üzerine düşündüğüm, çabaladığım bir yer oldu diyebilirim özetle. Sorumu da buradan yola çıkarak ve biraz daha heyecanlı hâle getirerek sorayım.

Sorum sana altı numara.  Pandemide aşk başka mıdır? Aşkı istediğin gibi ele alabilirsin, birine/ bir şeye duyduğun kuvvetli bağ, ilgi, tutku anlamında kullandım. Pandemi bu duyguda ne eksiltti, ne çoğalttı, ona dair ne öğretti mesela.


Altıncı Heveskar : Geçen yıllarda çok sevdiğim bir hocamla cuma akşamları buluşurduk Cemal Reşit Rey Salonu’nda… Birbirinden güzel parçalar dinlerdik, sonra da hocam yorumlardı. O keyifli sohbetlerin hangisi sonuncu bilmeden birden kesiliverdi ve tekrar CRR’ye gittiğimde ise son sekiz ayımın hakimi olan “Mücbir Sebep” kavramının performansıyla karşılaştım. Daha önce pek dans tiyatrosu izlememiş biri olarak ben de Beyza gibi unutmama çabasıyla izledim. Benim de aklımda kalanlar ise keskin sınırlı alanlar, bireysel ruh halleri ve ev içi kolektif haller. Empati kurabildiğim yerler şimdiki gibi aklımda ama sonunu tam olarak kestiremiyorum. Tabi ki bu durumun Beethoven ile birleşmesi de seyir zevkime fazladan bir zevk katmış oldu. İlginç bir deneyimdi. 

Ah, pandemide aşk… teşekkürlerimi iletiyorum soru için. Ben her duyguyu çok yüksek şiddette yaşayan biriyim. Aşkın, sevginin, mutluluğun yanı sıra üzüntü, özlem, endişeyi de iliklerime kadar hissederim her seferinde. Pandemide de tüm odağım kendimde olduğu için hassas bir dönemden geçtim. 11 Mart’ta bir buçuk aylık Asya seyahatimden Türkiye’ye döndüm ve bu bir buçuk ay boyunca sadece havaalanlarında maske takarak çok keyifli anlar geçirdim. Herkesle özlem gidereyim derken 11 Mart’tan 13 Mayıs’a kadar evden hiç dışarı çıkmadım. Bu süreçte sadece derslerime girdim. Tüm aktivitem evin içiyle sınırlı olduğu için kendime bir düzen oluşturmaya çalıştım. ikinci heveskarın  dediği gibi dengeyi oluşturmaya çalışırken stresli anlar yaşadım veya kendime göre verimli anlar da yarattım. Kendime karantina atölyesi yapmaya karar verdim. Sürüsüne bereket bir sürü kitap aldım, tüm klasik film ve dizileri listelerime ekledim. Zaman bu zamandı. Motivasyonum tamdı. O kadar bağlıyken planladığımdan çok çok daha az bir verimlilik gösterebildim. Kafamın içinde denge kavramım, yüzde yüz verimlilik olduğu için yapmak, yapmamak ve yapamamak arasında mücadele ettim. Demem o ki, tutkumu mücadele uğruna hissedemedim bile, onu unuttum.

İlişkiler konusuna gelirsek, ailesel ilişkiler bağlamında kardeşimin bu hayatta benim için ne kadar değerli olduğunu anladım. O olmasaydı, karantina belki de benim için aşktan, tutkudan yoksun bir şekilde geçecekti. Enerjisiyle beni hep ayakta tutan kişi o oldu, daha on iki yaşında olmasına rağmen. 🙂 Romantik ilişkiler kısmına gelirsek (Bunu sona bıraktım çünkü eğer bu yazıyı ben yazmıyor olsaydım, en çok romantik ilişkiler kısmı için sabırsızlanırdım.) Romantik ilişkilerle alakalı olarak hep talepkar oldum. Bu garip dönemde de dediğim gibi tüm odağım kendimde yani hislerimde olduğu için bu talepkârlığım daha da yoğunlaştı. Flörtlerim oldu ama tam Z jenerasyonu çevrimiçi flörtleriydi. Zaman geçirmekten ileri gidemedi. Karantinanın etkileri hafiflemişken ben iki hafta kadar İstanbul’a kaçtım. Bu firarımda şu anki partnerimle “karşılaştık”. Pandemi sürecini benim için kolaylaştıran ailem ve arkadaşlarımın yanına romantik hisler beslediğim bir kişi eklendi. Süregelen bu zaman diliminde buna aşk diyemem belki ama bu kuvvetli bağın üzerimde böyle iyileştirici bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Ne güzel bir soru gelmiş, anlattıkça anlatasım hatta daha çok paylaşasım geldi. Demem o ki, pandemide kaygılarımın tutkumun önüne geçmesini sorguladım, hala da sorguluyorum. Doğal olarak olacak olan “şey” her neyse, benim kontrol ederek oluşturduğum “şey”den çok daha iyi geliyormuş meğer. Bir müziği dinleyip sevmezsiniz de bir süre sonra dilinize takılıverir. Öyle işte… Sanırım pandemi beni sakinleştirdi. Bana daha sakin olmayı, elimdekinin değerini bilmeyi ve dengeyi bulmak için verilen uğraşın şu andan çalmaması gerektiğini öğretti, öğretmeye de devam ediyor. Yavaş öğreniyorum. Pandemide aşk başkadır. 🙂

Sorum sana yedi numara . Pandemi sürecinde, karantina bittikten sonra ilk kez dışarı çıkarken ne hissettin? Ferahlamış mı, çekingen mi yoksa bambaşka bir şey mi? Bu deneyime ek olarak, bana uyanışı anımsatan bu eseri dinlerken yazmak hoşuna gidebilir diye düşündüm. Dvorak  The Heirs of the White Mountain  Kosler. Eğer hoşuna gittiyse, bu eser senin içinde (pandemiyle ilgili ya da değil) neler uyandırdı, onu da paylaşmak istersen çok mutlu olurum.


Yedinci Heveskar : Eve kapanmadım desem? Rüzgarı bol bir tepede oturuyoruz. Karantinada oturduğumuz sokakta uçurtma uçurdum hep. Polis geldiğinde evin bahçesine giriyordum. Olan uçurtmaya oluyordu. İpi iki bin metrelikti çünkü. Bir anda toplanamıyordu. Bir uçurtmanın ipinden dünyaya tutunmak güzeldi. Dışarı çıkmaktan kasıt bir başka mahallenin, ilçenin sınırlarına gitmek ya da canımız istediğinde canımızın içi dostları görmekse, o çok büyük bir mutluluktu. Yanılmıyorsam ilk …9 numara  ile buluştum. Kocaman sarılmıştı. Ona  bakıp İstanbul ne güzel dedim. Ben de senin gibi yurt dışındaydım üç ay kadar. 11 Martta dönmüştüm ve özlediklerime sarılamamıştım. Hissettiğim şey büyümeydi. Denizi gören  gözbebeklerimin büyümesi, Handan’a sarılan kollarımın büyümesi, saçlarımın mutluluktan büyümesi. En çok da kalp büyümesi. Kalbim o kadar büyüdü ki, nerelere sığdıracağımı bilemez oldum.

Şarkıyı dinliyorum. Uyanışı hatırlatıyor evet ama çok telaşlı bir uyanış bu. Azıcık daha uyusam anne, 5 dk daha n’olur diyesim geldi.

Benim sorum sana sekiz numara. Dokunmakla ilgili. Birine dokunamamak ve dokunulmamak nasıl bir histi? Dokunulmamanın mücbir sebebi olur mu?


Sekizinci Heveskar  Bu soru benim bam telime dokundu. Bir türlü cevabını yazamadım, uzun uzun düşündüm… 11 Mart’tan bu yana bir başkasına üç beş kere dokundum ve aynı şekilde sayılı dokunuldum. İlginç ama bu benim için yeni bir durum değilmiş, ben zaten bütün hayatımı sadece kendime dokunarak geçiriyormuşum. Otoriter bir baba ile mesafeli geçirilen bir çocukluk ki bırakın dokunmayı kendisine hitap ederken dahi sen diyemezdiniz ve yine dokunmayı pek sevmeyen bir anne, benim bu duyguyu zaten hiç bilmeme sebebimmiş . İnsan bilmediği bir şeyin varlığını, yokluğunu, duygusunu tanır mı, bilir mi? Pandemi dönemi bu konuyla ilgili muazzam bir aydınlanma yaşattı bana. Cem Mansur’un temsilin başındaki didaktik mesafeli konuşması da müziğe, dansa, ahenge baştan bir mesafe koydu bende, dolayısıyla  biraz geç girdim duyguya. Hayat herkese tam da kendi mücbir sebebini hazırlıyor ve ben de kişisel dünyamda  bu duyguya ne kadar geç girdiğimi farkettim. Ancak farkındalıkla beraber müthiş bir temas başlıyor önce kendi kalbinize sonra diğerlerine dokunuyorsunuz. Gündelik hayatımızda yaptığımız basit temaslar, bir dostun kahvesi, komşudan gelen bir kurabiye tabağı; hepsinin değeri, diğerinin varlığı ile artıyor. Bundan sonra çok daha fazla dokunmaya dokunulmaya kendime sarılmaya hazır ve istekliyim.

Benim sorum da sana. Sen gördüğüm kadarıyla  kahkaha atmayı seven birisin, pandemide gülmek zor muydu, mücbir sebep  neşelenmeye engel mi?


Dokuzuncu Heveskar : Geçen yılki doğum günümden bu yana geliyorum diyen sıkıntılı günlerin çok yakında bitmesi dileğiyle başlamak istiyorum. Yatak döşek hasta, üstelik de tatildeyken, geçirdiğim bir doğum günümden sonra içten içe ‘bu sene çok boktan geçecek’ desem de bu sese sıklıkla kulaklarımı tıkamıştım. Fakat bitmiyordu işte; ev içindeki huzursuzluk büyüyüp sis gibi içimi, neşemi, odamı, zihnimi kaplıyordu. Etkisi hala küçük küçük hatırlatıcı iğnelerle kendini sürdüren bir ayrılık yaşadım; çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşımla yollarımız ayrıldı, kalplerimiz kırıldı. Bu da pandeminin sanırım dördüncü haftasında oldu. Hadi hadi kendine gel derken kendime, beyin sarsıntısı, felç, yoğun bakım, aile evi, cümbür cemaat Ankara günleri başlayıp 52 gün sürdü. Alışkın olmadığım rutin, benim olmayan ev, başka dünyadan gelen annemin komşuları, birlikte yaşamayı unuttuğum kardeşlerin üzerine ciddi bir hastalık travması bindi, her gün bir saçma haberle eve dönüyor, ne dileyeceğimi bile bilmiyordum.  Orada yaşayan  tek tük arkadaşlarımı pandemi sebebiyle göremediğim için iyice eve kapandım, bulduğum kumaşlardan kocaman bir patchwork yatak örtüsü yaptım; o yüzden delirmedim diyorum, ha bir de çocuk oyunu çevirdim. Oyunun kayıp birinin ardından ne yapılacağına ilişkin tüyolar vermesi de hayatın ironisiydi diyelim. Bir daha da gitmem  Ankara’ya diyerek İstanbul’a döndük. İki ay önce sıkıntı veren eve döndüğümde kapıları pencereleri bile öpebilirdim. Burada  hastane süreci devam ederken neşe geri gelmeye başladı, hastalıktan pek söz etmiyor, hastane saatleri dışında başka şeyler yapmaya özen gösteriyor, partiler verip tekrar eski konforlu hayatımın neresinde kaldığımı hatırlamaya çalışıyordum; pandemiye de o kadar aldırış etmiyordum açıkçası. Tam o sıralarda bir gün dolu dolu kahkaha attığımda pek sevindim.  Sokağa çıkıyor, denize gidiyor, proje ortağım, dert ortağım, dostumla buluşup hem hayal kuruyor hem projeler düşünüyorduk, yaşama sevincim  yavaş yavaş geri geliyordu bana doğru. Evet ya, gülmesek ne yapardık?

DALGACI MAHMUT

İşim gücüm budur benim/Gökyüzünü boyarım her sabah. /Hepiniz uykudayken. /Uyanır bakarsınız ki mavi. /Deniz yırtılır kimi zaman, /Bilmezsiniz kim diker; /Ben dikerim. /Dalga geçerim kimi zaman da, /O da benim vazifem; /Bir baş düşünürüm başımda, /Bir mide düşünürüm midemde, /Bir ayak düşünürüm ayağımda, /Ne haltedeceğimi bilemem.

Madem dalgacılıktan bahsediyorum aklıma sana  bir soru sormak geldi on numara. Sence bu pandeminin sitcom’u yapılır mı? Şimdiye kadar acılı Adana, ekşili turta, zencefilli gazoz  versiyonlarını gördük, ama güldüren bir pandemi dizisi olsa nasıl olurdu diye düşünmeye davet ediyorum seni. Vira!

Mücbir Sebep’i izleme deneyimi benim için hatırlamak istemediğim yakın geçmişe yapması zorunlu bir ziyaret gibiydi, belki de o yüzden her şeyi yazmak istedim, fakat dolma kalem şaka yaptı bana, söylediğim hiçbir şeyi yazmadı. Erkek dansçıların ilk çıktığı kompozisyonda ekranda izlediklerinin büyüsüne kapılmış, özdeşleşmiş pandemi yorgunlarının haline çok güldüm, mekânla, hayatla değil de o sanal dünyayla ve onun üzerinden hayatla ilişkilenmeye çalışmalarını görmek çok hoşuma gitti. Hayatla kurdukları beceriksizlik haline benzeyen bu kompozisyon bana “her şeyi o kadar da ciddiye alma, geç dalganı geçebildiğin kadar” diyordu. Ciddiye alan da almayan da ölüyordu sonunda,  ben de onu yapmaya çalışıyorum artık, Mahmut benden daha ciddi ama.


Onuncu Heveskar : Ya “Mücbir Sebep” ne güzel bir ifadeymiş. Hem bir sonuç, hem bir açıklama durumu taşıyor gibi. Sonuç bu, kaynağı da şu gibi. Bir nevi hayatı anımsatmıyor mu? Ben izleyemedim söz konusu eseri, ancak yazıları okuyunca düşündürdü beni. Sanırım atölye sürecinin en sevdiğim yanı sürekli beni düşünen adam heykeli formuna sokuyor olması. Bu kısmı geçiyorum…

Sevgili dokuz numara,  bence sitcom mükemmel bir fikir. Totale de yapmak zorunda değiliz, değil mi? Pandemi çok içe dönükleştiren bir dönem oldu, insanlar özbenliklerindeki karanlık tarafa nedense bir tık daha yaklaşmış gibi gözlemliyorum, tabii ki ne kadar gözlem yapmak mümkünse:) Mücbir sebep nedir, komik neydi diye düşünüyorum. Öte yandan pandemi hayatımızdan çıktığında dahi uzunca bir süre etkilerini göreceğimiz bir deneyim yaşatıyor bize. Bunlar toparlanınca bakalım nelerle karşılaşacağız… Yazdığım şeylere aldığım tepkileri değerlendirmeye çalıştığımda insanların keyif almaya daha istekli olduğunu görüyorum. (Dizide ağlatıyor olsak da herkesi) Öncelikle bir sitcom yazabilir miyim sorusunu irdeleyeceğim. Anlardan keyif almakla ilgili bir şey olsa gerek bu, böyle bir bakış açısı gerek… Umarım fazla depresif kaçmam… Bir düşünmek ve kolları sıvamak lazım sitcom için, çünkü neden olmasın. 🙂 Ben bir şeyler düşünmeye başladım bile, beyin fırtınası yapalım! İnsan olmanın en zevkli anları genelde tebessümlerde saklı sonuçta, azıcık güldürelim ya.

Sevgili on bir numara  bir tanrının insan hayatına dokunuşu gibi nitelendirirsek mücbir bir sebebi… Pandemiyi insanlığa reva gören tanrınla yapacağın konuşmayı merak ediyorum. Sen en çok neyi sorguladın ve onun neyi sorgulamasını istedin şu süreçte?


On birinci Heveskar : Mücbir Sebep. Ne kadar kaçak dövüşen bir kalıp. Hem TDK’daki hem de zihinlerimizdeki anlamını göz önüne alınca olumsuz bir söz gibi duruyor. Oysa bana birleştirici ve insani bir gücü andırıyor ister istemez. En sorumluluk sahibi insanları, en çalışkanlarımızı, en vurdumduymazlarımızı, en duygusuzlarımızı, en en en enlerimizi bile sıfır noktasında, her şeyin başladığı sayı doğrusunun miladına çekebilen, eşitleştirici, acımasız bir elden gelmeyişlik. Ne olduğuna, kim olduğuna bakmadan sana bir alan sunuyor, bir imkan, bir imkansızlık. Peki onunla ne yaptık? Ne yapacağız?

Küçükken hep bir şeyler olmasını beklerdim heyecanla, tüm dünyada, aynı anda. Yaşayan her zihinde aynı cümlenin tekrarlanabileceği veya aynı duygunun hissedilebileceği kolektif bir oluş/yıkım. Çocuk aklıyla izlenen “dünyanın sonu temalı” filmlerden etkileniyordum elbette büyük oranda. Zombilerin dünyayı ele geçirmesini, uzaylıların şık bir UFO’yu yolunu şaşırıp arka bahçenize indirmesini, okulların tatil olmasını, ödev yapmaktan kurtulmayı… Nedense aklına insanlardan uzak durmana sebep olacak bir tehdit hiç gelmiyor. Kim bu kadar yalnız kalarak, uzaklaşarak savaşmayı ister ki? Hiç eğlenceli ve macera dolu değil.

Hayattaki neredeyse her maceranın belirli kalıplar içerisinde yaşandığını ve işler içinden çıkılamayacak kadar bunalttığında, bu kalıpları kırabilen insanların gerçek maceraperestler olduğunu, yetişkin hayatta görebiliyor insan. Mücbir Sebep bu anlamda, kurguladığı mizansenin en etkili noktası olan “ışıktan sınırlandırıcılarıyla” bana yetişkin hayatın maceraperestlerine açılan bir kapı sundu. Her “yetişkin” kendine has dikdörtgeninde kapana kısılmıştı. Kendi küçük macerasını yaşıyordu. Karanlık sınırsızlığa başını çevirip bakmıyordu. Belki de birbirinin klonu sayılabilecek öteki maceraları yaşayan, sınırlanmış komşularına da. Bu ışıktan sınır güvenliydi. Attıkları her adımı görebiliyorlardı, her yanını ezberlemişlerdi bu tek göz evlerinin. Pencereden bakmanın onlarda uyandırdığı bir merak kalmamıştı artık. Tekrar yazılmış tanımları yoktu, belki de sebep buydu. Dünyayı ilk gördüklerindeki sokak ve ev tanımları hala aynı şeye karşılık geliyordu. Sonrasında, hızlıca yanıp sönen ışıklar arasındaki karanlığı zihnin görmezden gelmesi misali, hissettirmeden, yaşamlarının kalıplarında bazı deformasyonlar yaşadılar. Ve kalıpları uzayıp kısalan, algı sınırları dalgalanan tüm bu insanlar, değişim ile baş etmek adına inanılmaz bir uyum savaşına girdiler. Mücbir sebebimizi anlatırken çok etkili bir yoldu dans çünkü bir danstaki en tezat şey de yine buydu. Tam anlamıyla uyum ile estetize olan dans temsilleri, uyumsuzluğun, yanlış adımların, burkulan ayakların, çarpan omuzların yollarından geçiyordu.

Ben Mücbir Sebep’i izlerken arkadaşlarım gibi savrulduğumu, büyülendiğimi ve 9 numara  gibi not almayı istediğimi hatırlıyorum. Her geçişi, her hareketi, her teması içimde öylesine uzun uzun yazmak istemiştim ki. Oyundan çıktıktan sonra ise yazamayışıma minnettardım. Çünkü 5 numaranın   da dediği gibi en içime işleyen kısımları bulmam için hafızam bana bir fırsat sunacaktı. Anda olan, anda kalır.

Sevgili 10 numara , sorunda mücbir sebebi “bir tanrının insan hayatına dokunuşu” gibi nitelendirmekten söz etmişsin. Bu cümle bana istemsizce Adem’in Yaratılışı tablosunu hatırlattı. Tıpkı Adem’in bir temasla yaşamı tanrısından alması gibi bizler de bir başka temasla birbirimizden ölümü alabiliyoruz şu günlerde. Peki ya birbirimize en fazla dokunamadığımız bu süreçte gelip de tanrı bize dokunmuş olsa? Sanırım ona ters bir bakış atardım. Pardon da izin aldınız mı bana dokunurken diye de bir güzel terslerdim. Eğer anlatıldığı gibi biriyse kibarlıkla, “Kusura bakmayın,” diye düzeltirdi beni “sizi birine benzettiğimi sandım da”. Ki benzetebilirdi de, hatta büyük olasılıkla kendine benzetmiştir. Hepimizi kendi suretinde yaratmamış mıydı ne de olsa?

Düşününce onunla konuşmamda yapmam gereken veya en efektif olan hamle 1 numaranın  öneminden söz ettiği neden ve nasıl sorularını tanrı kişisine yöneltmek olurdu. Fakat sanıyorum ki bunu yapmazdım. Onun mutlak cevaplarından öte, cevaplara ulaşmak için yürüdüğüm yolu ve o yolda keşfettiklerimle bambaşka bir cevap yaratmayı istiyorum ben. Mutlak ve değişmezden öte, canlı ve akışkan olanı seçiyorum. İnsanlığa reva gördüklerinin arasında pandeminin ne kadar küçük bir yer kapladığını gördüğümdeyse galiba konusunu bile açmıyorum. Büyük ihtimalle küçük bir kızın sevinçle uçurtma uçururken üzerine basıverdiği için bir sürü karıncayı öldürmesine izin vermesi ile insanların yoğun bakım servislerinde nefessiz kalıp ölmelerine izin vermesi arasında itici güç bakımından bir fark yoktur. Kötü ve iyi, kötü ve iyidir. Kötülük ve iyilik ise bizim onlarla ne yaptığımızdır. Çok mu büyük oldu bu laflar, neyse beni mazur görür herhalde. Ben bu süreçte en çok bizlere reva görülen kötülüklerle ne yaptığımızı sorguladım. Hayatım üzerine düşündüğümde ise beni minnettar olduğum noktaya getiren şeylerin hep kötü şeyler olduğunu gördüm. Mutlak bir melankoliye girip kendimi kötülüğün çaresizliğine bıraktığımda alamadığım yolları, kötüden anlamlar çıkarıp kendimdeki iyi tezahürünü yaratmadaki hevesim sayesinde başardıklarımı fark ettim. Peki O’nun neyi mi sorgulamasını isterdim? Tek bir şeyi: “Gerek var mıydı?”

Sorum sanadır pek sevgili 12 numara  Madem mücbir sebep defterini senin cevabın ve belki sorun ile kapatacağız; senin bu pandemi sürecinin bitişiyle içinde, hayatında, çevrende kapatacağın ya da açacağın ne gibi defterler olacak? Pandemiden sonraki sen, pandemiden önceki sana neler söyleyebilir sence?


On İkinci Heveskar: Bir fanustaymışçasına yaşadığımız, kapana kısıldığımız, bedenlerimizin içine hapsolduğu bu sıkışmışlıkta sahnede gitgide büyüyen, büyüdükçe bizi içine çeken bu performansla  derin bir nefes aldık. O gün hafifçe çiseleyen yağmurun altında, İstanbul’u kucaklayan o kocaman gökkuşağının altında CRR’ye doğru yürürken nedense izleyeceğim şeyin bir umut barındırmasını, yaşamın gerçekliğinden kısa bir süre de olsa beni uzaklaştırmasını dilemiştim. Zeynep Tanbay Dans Projesi’nde yer alan dansçılar ve onlara eşlik eden Lepidus Ensemble bize zamanın durduğu, belki de hep o anda kalmak istediğimiz ama bir yandan da bugünün acı gerçekliği ile yüzleştiğimiz bir deneyim yaşattılar. Maskelerle izlediğimiz, aramızda mesafelerin gittikçe genişlediği bu salonda, Mücbir Sebep’in güçlü bedensel ifadelerle ve onunla bütünleşen melodilerle aylardır yaşadığımız sıkışmışlığı  tekrar tekrar yüzümüze vurması duygusal bir ters köşe yarattı diyebilirim. Bu projenin bana düşündürdükleri üzerine uzun uzun yazmayacağım, Heveskar ruhunun verdiği cesaret ile Zeynep Tanbay ile bu proje üzerine uzunca söyleşme fırsatım oldu. Zamanı geldiğinde siz Heveskâr’larla o yazımı da paylaşacağım.

Mücbir Sebep sohbetimizin kapanışını yaparken hüzünlü bir son yerine umut dolu bir final diliyorum hepimize. Umarım pandemi bir gün biter de bu güzel soruyu da keyif çatarak derdim tasam yokmuşçasına düşünmeye vaktim olur, hatta sizlerle oturur bir güzel pandemi nostaljisi yapar, keyfimize bakarız. Ama farzedelim ki pandemi bitti bitecek. “Eyvah! Peki şimdi ne olacak? Pandemi sonrası hayatıma nasıl devam edeceğim “ diye gelecek kaygısına düşmeden, endişelenmeden gelin bu soruları beraber düşünelim. Pandemiden önceki kendime neler demek istiyorum? Açıkçası ben kendimle artık diyalog kurmak istemiyorum. Siz de çok sıkılmadınız mı kendinizle konuşmaktan? Birçok duyguyu bir arada, tek bir odada yaşamak zorunda olduğum bir dönemde kendimle fazlaca konuşma fırsatım oldu. Daha da konuşur muyum, bir süre sanmıyorum.

Sevinmek, üzülmek, daralmak, genişlemek, gülmek, ağlamak gibi bütün bu tezatlıkların içinde savrulmak, bazen durulmak, bazen harekete geçmek, vazgeçmek, karar vermek gibi garip garip eylemler içerisinde bulunduğum bir dönemde açtığım ve kapattığım o kadar çok defter oldu ki… O yüzden pandeminin bitişiyle kaçıncı defteri açarım hangisini kapatırım yoksa yarım mı bırakırım  bilemedim. Pandemi sona ererken muhtemelen artık bir asrın çeyreğine adım atıp 25  yaşıma gireceğim. O adımı da atarken dönüp de arkama bakmayacağım, bavulumda taşıdığım, ona yüklediğim ne varsa yoluma öyle devam edeceğim. Bir devir kapanır, bir devir açılır demişler. Kendimle diyaloğa girmek, eylemlerimi, duygularımı, hislerimi, benliğimi yargılamak yerine umudu, sevgiyi, dansı, neşeyi, kahkahayı, isyanı, huzuru kovalayacağım.